Hamdi Koç ve kitaplarına dair...



“Düşündüm, insanın düşmanı kendisi kadardır.”

                         Zarar Vereceksin - Hamdi KOÇ
                                                        (Sayfa, 62)


Sene 2014, üniversite 2. sınıftayım. Bilmediğim bir şehirde, duvarlarına, sokaklarına, kokusuna ve hatta yağmuruna yabancı olduğum bir evde yaşıyorum üniversite okumak için. Annemsiz yapamayacağıma kanaat getirmiş, yurtta tanımadığım insanlarla bir anda tek göz odada yaşama fikrinden korkmuş ve neticesinde bir ev tutmuştuk. Evet, annemle. Bir emekli maaşımız, küçük bir mutfağımız, koskoca bir balkonumuz var. Balkon önemli, çünkü daha önce hiç balkonlu bir evde yaşamamış olmanın verdiği balkon hasreti var yüreğimde. İşte bu yüzden üniversite yıllarımda o balkon, sayısız kitap okuma yolculuğuma eşlik etti. Ve Hamdi Koç ile de ben o balkonda tanıştım işte...

O yıllarda Migros gibi marketler, yeni çıkan kitapları ışık hızıyla raflarına diziyordu. Online alışveriş dediğimiz olay bu denli yaygın değildi. Yaşadığım şehirde kitapçı namına herhangi bir yer de olmayınca... Her hafta koşarak evimizin yakınında bulunan Migros'a koşar, kitapları karıştırır, çantamdaki deftere isim ve yazarları not alırdım. Yine öyle günlerin birinde, annemle market alışverişine çıkmıştık. Ben tabii kasanın yanında yer alan kitap raflarına gittim. Hamdi Koç... Kalın da bir kitap. O yıllarda özellikle kalın kitaplara yöneliyordum, daha uzun süre beni idare edeceğini bildiğimden. Sonra arkasını okudum, sonra ilk sayfasını açtım, alamam muhtemelen, o nedenle kapağı kırmamaya dikkat ediyorum tabii. Kasanın da dibindeyiz, yer değiştiriyorum. Elimde kitap, farklı raflara yöneliyorum, yine birkaç satır okuyorum. Sonra annem sesleniyor, haydi gidiyoruz diye. El mahkum, bırakıyorum kitabı, market arabasından aldığım ürünleri diziyorum annemle kasaya. Annem kanser, meme kanseri. Sol kolundaki lenf ve kaslar güçsüz olduğu için bu tür işleri genelde ben yapıyorum. O sırada kitap rafına gidiyor annem, bu muydu diyor baktığın. Fiyatını soruyor. Okutuyor görevli. Annemle göz göze bakıyoruz, anlıyorum durumu. Sonra iki ürünü alıyor banttan, raflara götürüyor. Yerine de kitabı koyuyor. Gülümsüyorum, biraz da vicdan yapıyorum tabii. Sonrasında alışverişi tamamlıyoruz ama ben kitabı poşete koymak yerine kolumun altına sıkıştırıyorum. Ellerimde poşet, biraz da görsün insanlar istiyorum, ''ben kitap aldım'' diye bağırsam, deli derler. Üniversite çağında gençlik çılgınlığı var ruhumda tabii. Okula kitabımla gittim, derslerde kitabımı masanın üstünde tuttum. Bazı derslerde masanın altına indi okunabilmek için... Ve işte böylece Hamdi Koç'u artık tanıyordum. Sular seller gibi kitabı okumuş, elimden hiç düşürmemiştim. Kalın bir kitap almanın mutluluğu kısa sürse de, harika bir kitap okumanın verdiği haklı gururu yaşıyordum. Yer yer çok güldüm, çünkü yazarın  gerçekten kinayeli, esprili, edebi ve tarifi zor bir dili var. Bu konuda Hamdi Koç benim için ilk sıradadır. 
...

Aradan yıllar geçti. Üniversite bitti, taşındık, sonra tekrar... Ve sonra. En son ben evlendim, kendi evime taşındım. Ancak, ben kendi evime taşınamadan kitap kayboldu. Tam da internetten kitap satışlarının hayatınıza girdiği, kampanyaların takip edildiği o dönemde Hamdi Koç'un Çıplak ve Yalnız kitabına denk gelince heyecanlandım. Hiç düşünmeden sepete ekledim, sonra başka kitapları var mı diye biraz taradım siteyi, birkaç kitabını daha bulunca hepsini sipariş ettim. Şimdi ertesi gün kapımıza geliyor siparişlerimiz, o zamanlar bir hafta bekliyorduk en iyi ihtimalle. Ve geçmedi o bir hafta tabii ki. Hayatımda ilk kez okuduğum bir kitabı yeniden okudum; Çıplak ve Yalnız. Birçok arkadaşıma hediye ettim, her ortamda tavsiye ettim, hislerimi anlayabilecek herkesle kitaba karşı duygularımı anlattım. Özetle, öyle çok sevdim işte kitabı. Ancak bir söz var ya; ''aldıklarım tamam, aklım alamadıklarımda'' diye. Benimki de o hesap... O hafta İzmir'e tatile gittik. Bir kitapçıda iki kitabını daha buldum fakat hala eksik kalan kitaplar vardı. Baskısı olmadığı için bulması da oldukça zor ama küçük şehirde yaşayan ben İzmir gibi büyük bir şehre geldiğim için, bu şehrin imkanlarını kullanmaya ant içtim, oturduğumuz bir kafede İzmir'de bulunan tüm kitapçıların numaralarını deftere yazdım ve sırayla aramaya başladım. Evet evet, yaptım bunu. Hatta o dönem sosyal medya kullanmayan ben, her platformda birer hesap oluşturup, çılgınlar gibi Hamdi Koç'un hesabı olup olmadığını aradım durdum. Bulamadım elbette, bulsaydım ne yazardım bilmiyorum ama muhtemelen stokları olan kitapçıları bulmam konusunda yardım isteyebilirdim!😁Artık Instagram hesabını aktif olarak kullanıyor ve televizyon programlarına katıldığı zaman oradan da duyurusunu yapıyor. (Sosyal medya hesabına erişmek isteyenler için link bırakıyorum). Nihayetinde ben İzmir'de tatilimin bir gününü birbirinden çok uzak farklı kitapçılara gidip, eksik kitapları temin etmekle geçirdim ama başardım. Döndüğümde Hamdi Koç köşem tam takır kurulmayı bekliyordu! Aslında garip görünen aslında hepimizden biri olan karakterleri muhteşem şekilde kurgulayan Hamdi Koç'un birkaç sayfada bir insanı güldüren, güldürürken ''bir dakika ya'' dedirtip düşündüren bir yanı var. Özellikle anlatım tarzı, kesinlikle bende kusursuz bir okuma zevki yaratıyor. 

Tüm bunları yazıyorum çünkü taptaze çıkmış bir Hamdi Koç kitabını yeni bitirdim. Uzuuuun bir aradan sonra, ki dilerim bir bu kadar daha beklememiz gerekmez yeni kitap için, yeniden Hamdi Koç okumanın verdiği muazzam hissi anlatamam. Mesut'u yeniden görmek, onun değişimini, yozlaşan sistemi, yeraltı gerçeklerini okurken o gerçekliğin içerisinde bile mizahi diliyle okuyucuyu güldürmeden geçmiyor. Çıplak ve Yalnız kitabının devamı sayılabilen Zarar Vereceksin uzun bir aradan sonra çıkmış olabilir ancak Mesut ile Çıplak ve Yalnız kitabında cenaze için daha dün Ünye'ye gitmiş gibiydim. Onun o anlamsız gözlerle insanları anlamaya ve tanımaya çalışması, bir an evvel eve dönmek için fırsat kollaması... Ve sonunda yıllar sonra bile onu yine aynı yerde, Ünye'de bulmak. Mesut bu, aynı kalır mı? O da değişmiş. Ama nihayetinde hala bizim Mesut... Kurgu bir karaktere karşı özlemle dolmuş içim, yeniden onu görmek harikaydı. 

''Gizli bir küskünlük, sanki, bütün bir dünyaya. Görünüşte var olan bir vakar, bir dirayet, bir şefkat, ama arkasında ciddi bir endişe, inanç, tutku yok, arkası boş. Korku bile yok.''
Çıplak ve Yalnız - Hamdi KOÇ

Ancak, böyle konuşuyoruz... Bir noktaya daha değinmek istiyorum. Melekler Erkek Olur ve Eski Bir Kocanın Öğleden Sonrası kitapları da var yazarın. Bence son derece özgün, inanılmaz akıcı ve okurun ruhuna, kalbine eş zamanlı saldırı düzenleyen bir eser. Kitaplara ulaşabilenler, mutlaka temin etsinler. İl Halk Kütüphaneleri olur, sahaflar olur, yayınevlerinin siteleri olur. Asla pişman olmazsınız. Nereden nereye geldik, değil mi? Üniversite okurken, kitap almanın emekli aile çocukları için çok erişilebilir olmadığı yıllarda kitap almanın mutluluğunu yaşayan o genç kız büyüdü, evlendi, üzerinden yıllar geçti, şimdi kendi evinin balkonunda bu satırları yazıyor. Ne mutlu... Biz yazarları ve yazarların yazdığı kurguları okurken kitapla bağ kuruyoruz ama bence yazarlarla da o bağ gelişiyor. Çünkü o kitap, yazarların ruhunun bir yansıması olarak geliyor önümüze. Diyeceğim o ki, hep daha çok yazsın istediğim, bolca sevdiklerime kitaplarını hediye aldığım sevgili yazar Hamdi Koç eserini okumuş olmanın sonsuz mutluluğunu içimde tek başıma yaşamak istemediğim için yazıldı bu yazı. Ve dilerim benimle aynı duyguları yaşayacak başka insanlara ulaşır, başka kalplerde de taht kurar. 

 not : tanıtım, işbirliği, reklam değildir. tamamen okuyucu tavsiyesidir.


                                                                                    çok sevgiyle, 
                                                                                                   Liska





Anılar ve sonlar #HisliSohbetler4

Ben sokak kültürünü iliklerine kadar yaşayan, yazın gece 12'ye kadar sokaktan çocuk seslerinin eksik olmadığı o yılların çocuğuyum. Kan ter içerisinde koştuğumuz, sesimiz kısılırcasına oynadığımız, komşumuzun kapısında su içtiğimiz o yıllara ait hep çocukluk anılarım. Ben salçalı ekmekle büyüdüm, 25 kuruşa satılan cipslerden alıp kaldırımla heyecanla onları yiyerek, gazlı içeceklerde boğazım yanarak, saklambaçta saklanırken çamlağı çömleği patlatmak için üstlerimizi değiştirerek, fırından dönerken ekmeğin ucunu kemirerek, dışarı çıkmak için izin alamayınca camdan cama arkadaşlarımıza ''arkadaşııııım'' diye seslenip cama çağırarak, bir şişe suyu bilmem kaç arkadaş aramızda bölüşüp içerek büyüdüm... Eve gelince kirden kararmış dizlerim, ellerimi yıkadığımda akan simsiyah kire gülümseyen yüzüm... Mutlu bir çocuk olarak büyüdüm. Apartmanlara saklanmaktan korkmadığımız, komşumuzun evine kendi evimizmişçesine girip çıkabildiğimiz, arkadaşlarımızdan birinin annesi kek veya börek yaptığında bizi çağırdığında hiç düşünmeden koşa koşa gittiğimiz o çocukluğumuz... O yıllara duyduğum özlemi anlatacak hiçbir kelime bulamıyorum bazen, ne söylersem söyleyeyim, nasıl anlatırsam anlatayım sanki hep eksik kalacak gibi. Komşumuz marketten aylık alışveriş yaptığında, her birimize bir poşet vererek taşımasına yardım ettiğimiz o günün sonunda çikolata ile ödüllendirilen bizler, şimdiki çocuklara bunların güzel ve güvenli alanlar olduğunu nasıl anlatabiliriz ki? 

O yıllarda kötülükler bu kadar aleni mi değildi, insanlar kötü olmaktan mı korkuyordu yoksa artık dünyanın çivisinin çıktığı o yıllara mı geçiş yaptık hiç bilmiyorum. Benim çocukluğumda çok net hatırlıyorum, kaçırılan çocukların organ mafyalarının eline geçtiği söylentisi çok yaygındı. Bunun için sıkı sıkı tembihlendiğim yılları hatırlıyorum da, tanımadığım sokaktan geçerken belimi toplar, hırkama sarınırdım iyice. Kendimce organlarımı saklardım yani... Bu kadar masum kalabildiğimiz yıllar, bugünle aynı mı sahiden? Oysa kötülük hep vardı, kötü insan hep vardı. Acı, ölüm, ayrılıklar, hastalıklar... Hepsi vardı. Ama dünya daha yaşanabilir, duygular daha katlanılabilirdi. Bugün acılar bile acının çok ötesinde, çok acımasız... Biz de kayıplar verdik zaman içerisinde... Hastalığa yakalanıp, kazaya karışıp bu hayattan çok erken ve zamansız giden arkadaşlarımız da oldu... Hayatının rotasını yanlış çizip, zorlu bir hayatın içerisinde yitip giden de... Ama bir şekilde kurtardık kendimizi, bir şekilde bu yaşlara ulaştık. Hayat bizi farklı şehirlerde farklı hayatlara yönlendirdi; kimimizi iş kimimizi evlilik için derken... Şimdi yine de o anıların çatısı altındayız. Ben çocukken bayram ziyaretlerinde eski bayramları, eski yılları yad ettiklerinde şaşırır bu güzel günleri neden beğenmediklerini düşünürdüm. Şimdi aynı cümleleri kuran ben anlıyorum ki her nesil, her dönem biraz daha yokuş aşağı gitmiş her şey. Her şey diyorum çünkü bozulan, yıpranan, değişen o şeyin tam olarak ne olduğunu ben de bilmiyordum. 

Şimdi tüm bunlar nereden çıktı, değil mi? Tüm bunlar benim tüm bu çocukluk anılarımın geçtiği sokakta, hatta o apartmanda komşumuz olan, annemin en yakın arkadaşlarından biri olan komşumuzun vefatını öğrenmemden çıktı. Yukarıda bahsettiğim o anıların içerisinde yer alan herkesin yavaş yavaş dünyadan ayrıldığını fark ettim. O günlere dair cümlelere ''rahmetli'' diye başlar oldum. Şimdi böyle anlatınca çok yaşlanmışım gibi düşünülmesin, mesele yıllar, yaşlar değil. Hayatın akışı, zamanın değişimi aslında. Nereden öğrenmiştim hatırlamıyorum, ilkokula başlamadan evvel el hareketi çekmeyi öğrenmiştim. Sokakta kızdığım arkadaşlarıma çat çat el hareketi çekiyordum. Komşumuz da genelde camda sigara ve çay içer, hava alır bizi izlerdi. Görmüş tabii, göz göze gelince bana parmağını sallamıştı. İnanır mısınız, o kadar utanmıştım ki, o duygumu hala çok net bir şekilde hatırlıyorum. Bunun üzerine el hareketi yapmadan evvel önce camı kontrol eder, kendisi orada yoksa... Malum, çocuk inadı işte😁 Şimdi nasıl olduğunu hatırlamıyorum, sanırım yazlıkta kavga ettiğim bir çocuğa da aynı hareketi yaptığım için, bizimkiler o kadar kızmıştı ki bana. Ben pek yaramaz bir çocuk da değildim o yüzden bu durum onları o kadar şaşırtmış ve kızdırmıştı ki, tatilin 1-2 günü bana neredeyse zehir olmuştu😀Buna çok üzüldüğüm için de bir daha böyle bir şeye hiç yeltenmedim. Eh, doğruyu da, yanlışı da, iyi ve güzeli de böyle böyle öğrendik işte bizler de. Böyle büyüdük... 

Şimdi içimde buruk bir tebessüm, özlemle anıyorum o anları... Onlara gittiğimizde her zaman dolabında bulunan o soğuk sudan kana kana içtiğim o günleri... Kısırı, keki ve böreği ile her seferinde önüme güzel tabaklar koyduğu o günleri hiç unutmak istemeyerek kazıyorum her seferinde hafızama. Ve üzgünüm... Hayatın bir döngüden ibaret olmasından ötürü, hep bir sonun olmasından, bizim çocuk kalmayışımızdan değil belki ancak büyüklerimizin yaşlanıp yolcuğu tamamlamasından ötürü... Çünkü özlem böyle bir şey. 


Hiç unutmadığım ve her zaman seveceğim, mahallemizin huysuz, tahammülsüz ama yine de güzel kalpli komşusuna...


                                                             rahmetle ve  sevgiyle, 
                                                            Liska



Yüksekliğe meydan okuyan film: Fall


Yükseklik korkusu olan, 2. kattan daha yüksek yerlerden bakmakta son derece zorlanan ben için izlemesi oldukça stresli ve heyecan verici olmakla birlikte fazlasıyla da sürükleyiciydi. Filmin ilk dakikalarında Jeffrey Dean Morgan'ı görmenin heyecanını ise tarif etmek çok zor. Kendisini The Walking Dead dizisinde Negan karakteriyle tanıyorum ve o zamandan beri büyük bir hayranıyım. Filmlerde ve dizilerde kötü karakterlere kolay kolay hayranlık geliştiremesem de Negan bu tabuları yıkan bir oyuncu olmuştu bende. Ancak Fall filminde o kadar uzun sahneleri olduğunu söylemem. Toplamda 15 dakika ya vardır ya yoktur ama olsun, yine de mutlu etti çünkü kadroyu detaylı incelememiş, dolayısıyla kendisinin olduğundan da haberim yoktu. Yine aynı dizide en sevdiğim karakteri de geçen bir filmde tesadüfen gördüm, onu da daha sonra yazacağım!👀 Bu ara filmler bana koskoca sürprizler yapıyor sanırım...💥😎
Film, kız arkadaşı ve eşiyle gittiği bir dağ tırmanışında eşini kaybetmesi üzerine bir bunalıma girmesini, en yakın arkadaşının ise onu o bunalımdan çekip çıkarmasını sağlamak için bir tırmanışa çağırmasıyla başlıyor. Fakat bu kule, yaklaşık 600 metre uzunluğunda, son derece eski ve çürümeye yüz tutmuş bir televizyon kulesidir. Panik atağının tetiklendiğini hisseden, sürekli eşini kaybettiği o kaza günüyle yüzleşen Becky geri dönmek istese de içinde o eşiği geçerek tırmanmaya devam ediyor. Ulaştıkları kulenin zirvesi ise bir yüzleşmenin ve hesaplaşmanın yeri haline geliyor. 

''Düşünsenize; 600 metre uzunluğunda, iniş merdivenleri parçalanıp yok olarak iniş şansınızı tamamen ortadan kaldırdığı bir anda... En yakın arkadaşınızın eşiniz ölmeden onunla bir ilişkisi olduğunu öğreniyorsunuz. Üstelik eşinizin size hiç seni seviyorum dememiş olmasının altında bu kelime yerine kodlamalı özel şifrelerle sevgisini göstermeyi tercih etmesi değil, en yakın arkadaşınıza aşık olması yatıyor...''

Gitsen, gidilmiyor. Kalsan, kalmak insanı daha çok yakıyor. O psikoloji, biraz daha derinlemesine işlenebilirdi bence, çok uzun bir film olmadığından biraz daha derinlik katılabilirdi diye düşünüyorum. Ancak filmin sonlarına doğru eklenen biri tam biri kısmen olmak üzere ters köşe vardı ve bence oldukça güzeldi. Film, pişmanlık ve sevginin her şeyi aşabileceği mesajını verdi mi ya da bu bölümde bir mesaj verme gayesi güttü mü, ki pek sanmıyorum, bir kez daha bazı şeylerin ne olursa olsun affedilmemesi gerektiğine inandım. Film genel anlamda güzel, yükseklik stresini iyi bir biçimde yansıtmış diyebilirim. Özellikle Becky rolünü oynayan Grace Caroline Currey son derece iyi oynamıştı. 

Bir de şu kısma değinmek istiyorum, sosyal medya ve fenomen olma kavramlarına dair ince mesajları vardı filmin. Özellikle takipçiler uğruna bir insanın neler yapabileceği ve ne kadar sınır tanımayacağı üzerine gerçekçi bir örnek sunduğuna inanıyorum. Hatta son düzlükte takipçilerin imdatlarına yetişebileceği inancının yerle bir olması ile aslında sanal alemin gerçek bir gerçekçilik sunmadığını bir kez daha göstermiş oldu.  


Çok büyük beklentilerle izlenmediği takdirde tatmin edici, stres yaratan bir yanı olduğunu söyleyebilirim. Benim özellikle yükseklik hassasiyetim olmasına rağmen içimin buz kesmesi ve çok fazla gerilmem filmden daha fazla keyif almama sebep oldu. Ama muhtemelen yüksekten hiç korkmayan insanlar için bu film fazla basit kalabilir. Bunun için fragmana göz atıp karar verebilirsiniz ancak ben genel anlamda filmi sevdiğimi söyleyebilirim. Filmin devam filmi de Ağustos ayında vizyona girecekmiş, muhtemelen sinemada böyle bir şeyi izlemek daha keyif verici olur diye düşünüyorum bu nedenle sinemada izlerim. Tavsiye midir, evet! 


                                                              sevgiyle, 

memlekete bahar geldi, kalbimde çiçekler açtı

Şehrime tam olarak bahar geldi diyemem... 

Ancak güneş kendini gösterdi, çiçeklerim kış uykusundan uyandı, dışarıda dallar yeşillendi ve evimin duvarlarına perdelerin gölgesi düştü. Hırka, mont veya trençkot isteyen havalardayız kısacası... Ben kış insanı olsam da bahar havalarını çok seviyorum. Ne bunaltan bir sıcak, ne çok üşüten bir soğuk... Belki saatlerce dışarıda oturulmayacak ama ılık rüzgarın altında usul usul yürünecek o havaların insanıyım biraz da.

Arkadaşımla güzel bir kahvaltı planlaması yaptık, havanın güzelliği de cabası oldu. Mekanın kahvaltı ve lezzet skalasına bayılmakla birlikte, son derece keyifliydi. Günün ortalarına doğru toplantı için birim değiştiren eşim katıldı aramıza, bir çayımızı içti😌Sonrasında ben arkadaşımla ayrılıp başka bir cafeye geçtim, buz gibi bir şeyler sipariş edip, Monte Cristo Kontu'nun ikinci cildini okumaya devam ettim. Bu arada bitmek üzere, aslında 3-4 günde bitirirdim ben, çok vurucu yerlerine geldim çünkü. Fakat biraz yoğun bir hafta olması sebebiyle aksamış oldu. Kitap gerçekten şahane ilerliyor, artık yüzleşmeler, hesaplaşmalar ve eski aşkların gün yüzüne çıktığı o sayfalardayım. Okumayan ve okumak isteyenler için spoiler olmaması adına yüzeysel geçiyorum ancak onca yıl sonra bir kadının aşık olduğu o adamı; hangi kimlik ve hangi kıyafetle, hangi statüyle gelirse gelsin tereddütsüz tanıması... Aşkın çok başka bir mertebesiydi. Eyşancıyız diyen Ezel tayfaya sesleniyorum, gelin bir de aşkı Mercedes'te görün siz!!😁 Neyse, şaka bir yana, Monte Cristo Kontu'nu okumadıysanız mutlaka okuyun. İnsanların ne kadar kötü, ne kadar riyakar, ne kadar düzenbaz olabileceğini 3 kötü karakter üzerinden görebiliyorsunuz. Bunlar pratikte kurgu ancak son derece de gerçek. Monte'nin birinci cildin başlarında Danglars'ın gıyabında ''dost'' diye bahsetmesi, Danglars'ın ise tüm kirli düşüncelere sahip olması kısmını hiç unutmam. Burada sorun aslında karşılıklı aynı duyguları hissetmeme meselesi değil, burada mesele tamamen biraz olsun iyi niyetli olduğunu gösteren Monte'nin bu iyi niyetinin ileride mevki, makam ve para uğruna nasıl harcandığıydı. Öyle de oldu. Neyse, kalan 2 intikamı da büyük bir heyecanla bekliyorum. Buralarda çok uzun bir Monte Cristo yazısı olacağına eminim!😁

salatadan sofrayı kadrajlamak dediniz mi ben✌

Ben yaklaşık 50 sayfa kadar okuduktan sonra eşimin toplantısı bitti. Buluştuk ve gözlükçüye geçtik. Neden? Çünkü ben değişen numaralarım sonrası optik gözlük alıp, cam yaptırdım ama güneş gözlüğünün numaralarının da değişmesi gerektiği kısmını atladım!!😀Dışarı çıkıp, gözlük takmam gerekince fark ettim durumu. Güneş gözlüğümden pek memnun değildim, o nedenle güneş gözlüğü çerçevemi de değiştirdim. Çok da içime sindi, bakalım 1 hafta kadar sürüyormuş gelmesi, bekliyorum.


Oradan çıktıktan sonra yemek yemeye gittik, ben tahmin edileceği üzere salatası çok güzel olan bir yere gittiğimiz için salata yedim, keşke fotoğrafını çekmeyi unutmasaydım. Salata değil, sanat yapıyorlar çünkü resmen. Ve son derece lezzetli... O yüzden iyi yapan bir yer bulursanız, salata harika bir yemek öğünüdür💚diyerek huzurlu ve keyifli geçen bir günün yazısını da sonlandırıyorum. 

Hep çiçek açsın bahçemiz, güneş alsın penceremiz. 
Rüzgar öpsün kalplerimizi, ferahlatsın...💛🔗



sevgiyle, liska

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

copyright © liskablog.