Kendime şöyle bi kapıdan uğradım... #hislisohbetler3

Kaç söz verdim kendime ömrüm boyunca, kaç barış imzaladım kendimle? Kaç kere tuttum ellerimden, affettim kendimi? Kaç kere vurdum kendi sırtıma, yüreklendirdim kendimi? Hiç başıma gelmez sandığım şeyler başıma geldiğinde kaç kere teselli ettim kendimi, ''geçti geçti...'' diyerek? Sorsanız, her şey nasıl da tecrübeydi bana, inanırsanız...

Sonra bir gün...

Bir gün bir savaşın içerisinde buldum kendimi. Ne tarafıyım bu savaşın, ne de öznesi. Ama tam orta yerinde. Etkisini ise şöyle anlatabilirim sanırım; bu yaşıma dek girdiğim savaşların toplamından daha sarsıcı ve acıtıcı... Gözlerimi hafif hafif açabildiğim, güneşin sıcaklığını tekrardan yeni yeni hissedebildiğim şu günlere kaç ayda gelebildim sahi? 3, 5... Belki 6... 7 bile olabilir, bir yerden sonra bıraktım saymayı. Çevrenizdeki insanlarla paylaştığınız kısmın, bir de hiç kimseye anlatmadığınız kısmı var. Oysa asıl yakan, yıkan kısmı orası. Halbuki haklılıklarımız, yıkılmalarımız, acılarımız, uğradığımız haksızlıklar... Hepsi bu kısımda. Seni ne yıktı bu kadar? sorusunun cevabı aslında içimize gömdüğünüz o gerçekler... 


           ''Şimdi biliyorum, bir daha o eski ben olamam ben artık...''


Peki olmak ister miydim? Hayatı bambaşka bir pencereden gören o ben olarak kalmak ister miydim? Hayatı hep iyi yanından görmeye çalışmanın koskoca bir yanılgı olduğunu henüz tecrübe etmediğim o günlere dönmek ister miydim? Hah, asla. Evet evet, hayatımda muhtemelen bir daha hiç yaşamayacağım gerçeklerin ardından bir daha asla o eski ben olmak istemiyorum. En çok kendime kızıyorum tüm bu duygularım için ve en çok kendime sarılıyorum. Aldığım kararlara yenileri ekleniyor her geçen gün ve eskisi kadar tahammülkâr değilim mesela. Yersiz manipülasyonların içinde tutmuyorum artık kendimi. Bir yerden sonra kimin ne düşündüğü ile de ilgilenmiyor, ''öyle düşünmek istiyorsa düşünebilir, bu onun kararı'' demeye başlıyorum. Uzun uzun kendini açıkladığın durumların yerini sessizliğin almaya başlıyor. Böyle olmayı ben seçmedim oysa ki... Ben böyle insan olmak zorunda bırakıldım. İlmek ilmek, adım adım... Biraz yaşın, biraz da zamanın etkisi sanırım, kendi mahremiyetini örmeye başlıyorsun zaman içerisinde. Yavaş yavaş daha kendi alanını oluşturup, kendi sınırlarını süslüyorsun. Bu öyle bir anda olmuyor, bir sabah kalkıp bir duvar örmüyorsun hayatla kendi arana. Zamanla, ne yaptığını bilerek, dengeye sadık kalarak, inanarak ve kendini güçlendirerek oluyor bu. Ancak bu noktaya gelebilmen için iyileşmen gerekiyor. O derin yaraların da kuruması biraz... ''Bu nasıl benim başıma geldi?'' ile ''Bu bana nasıl yapılabildi?'' sorusu arasında mekik dokurken bu sorular yerini ''burası dünya işte, burada her şey olabiliyor'' demenin rahatlığı geliyor. Şimdi böyle anlatınca, bu dönüşüm kolay gibi duruyor değil mi? Değildi, hiç değildi. Ama kendi yüreğimi ferahlatan en güzel his şuydu, ''ben artık ihanete uğradığım hayatların kapısında durmuyorum...'' Bir arkadaşım bu durumu kendi değerini bilmek üzerinden yorumlamıştı, şimdi fark ediyorum ki o zaman söylemek istediği şeyi hiç anlamamışım, bugün geldiğim noktada iliklerime kadar hissedip, anlamış olsam da. Emekmiş, yıllarmış, sevgiymiş, paylaşımlarmış... İçilen kahveler, edilen sohbetler, yüz kaslarını felç edercesine gülmekmiş... Bunların hiçbiri kendime olan saygımın yok olacağı ortamlarda kalmam için bir bahane değil artık...


... 


Bu yazının bir amacı yoktu, haliyle bir varış noktası da yok. Yıkıldım, çok fazla dağıldım, son derece şaşırdım ve uzunca bir dönem, yorganın altına sığınıp hayatımı uzaktan izledim tekrar, tekrar ve tekrar... Kısır bir döngü! Sonra bir gün toplamaya yeltendim kendimi, dağılan parçalarıma gitti ellerim... Bir parça, bin parça olarak daha çok dağıldı. Bir dönem vazgeçmiştim iyi olmaktan, oysa mesele iyi olmak mıydı? Bence iyi olmak ile iyi hissetmek arasında çok ince bir çizgi var, işte o çizginin ortasında kalabilmekti mesele. Sonra bir film sahnesi gibi bir sahne yaşadım. Sabah tek başıma kahvaltı yapıyordum ve bir anda ağzımdaki o lokmayı çiğnemeyi bıraktım, boşluğa belki 2 dakika kadar bomboş baktım. Lokmamı yutmaya çalıştım, yutamadım. 3 damla gözyaşı süzüldü yanaklarımdan, evet sayısıyla 3 damla, sonra zar zor yuttum o lokmayı. Ve sonra 5, 6 damla derken kana kana ağladım. Sonra kalkıp elimi yüzümü yıkadım, soğuk havada havadan daha da soğuk bir suyla yüzümü dakikalarca yıkadım. İşte o an var ya... O andan sonra bir daha hiçbir şey aynı olmadı. Mutsuz olduğum o hayatlardan ayrıldım, iyi hissetmediğim masalardan kalktım, inanmadığım gerçeklerin sohbetlerini sessizliğe bıraktım. Ve sonra bir baktım, ayaklanmışım... İnsan hayatında bir kez öğrenmiyormuş yürümeyi... Çünkü bazen nefes almayı bile unutturan duygular yaşatılabiliyormuş insana ve sıfırdan başlamak gerekiyormuş. Daha edebi, daha süslü bir betimleme arıyorsanız, Anka kuşu misali diyebilirsiniz. Ama ben daha düzüm, daha net, daha betimleme kullanmadan anlatmak istedim hislerimi. Zaman bazen çok uzun bir yol ve yaralara tesiri çok uzun sürebiliyor ancak gerçekten bir gün güneşi pencerenizin önünden doğurabiliyor... Bunu nereden mi biliyorum? Yeniden ayağa kalkmanın sevincini anlatırken şimdilerde koşabiliyor olmamdan biliyorum... 

Bir daha aslı aynı kişi olmak mümkün olmuyor...

Ancak; yürüyor, koşuyor ve hatta vakti geldiğinde uçabiliyorsunuz. 

Durum tamamen bilinçaltınıza bağlı...😊



kendime kucak dolusu sarılmalar ve sevgiler, 

başardın güzel kızım, geçti hepsi...

ve teşekkür ederim yol arkadaşım; eşim.

teşekkür ederim dostlarım. 

ve herkes... 

Osmanlı'nın Çöküşünden Cumhuriyet'in Kuruluşuna Uzanan Bir Yaşam Öyküsü: Bir Türk Ailesinin Öyküsü

Bir Türk Ailesinin Öyküsü bizim öz ekiple okuduğumuz; onlar sayesinde haberdar olduğum ve okuduktan sonra yüzlerce kez iyi ki dediğim bir kitaptı. Hem bir an evvel bitirmek için sabırsızlandığım hem de hiç bitmesin istediğim kitabın sonunda ise birkaç dakika duvarları izledim... Özellikle yaşanmış gerçek bir hikayeyi, İrfan Orga'nın kendi kaleminden okumak, bu anı kitabıyla tüm o yaşananlara şahit olmak gerçekten çok etkileyiciydi. En sonda söyleyeceğimi en başta söyleyeyim, 2026 enlerine aday oldu bu kitap benim için🥺🤍

Son derece varlıklı bir ailenin çocuğu olan İrfan Orga ile çıkıyoruz bu yolculuğa. Ardından herkesin korktuğu şey olur ve I. Dünya Savaşı tüm gerçekliğiyle kendini gösterir. Yoksulluk, gıdaya erişimin neredeyse imkansız hale gelmesi ve erkeklerin savaşa çağrılması... Alınan askerler arasında İrfan Orga'nın babası da vardır ki ailenin kırılma noktası da biraz burada başlıyor. Sonraki zamanlarda şehitlik haberi gelse de rağmen Şevkiye hanım, umudunu kaybetmemeye çalışarak bir umut kcoasının akıbetini araştırmaya koyuluyor ve her seferinde de ölüm haberiyle yüzleşiyor. Ki babasının bir çatışma esnasında değil de yola devam edemediği için yolda kalarak hayatını kaybetmesi de ayrı bir trajedi elbette. Tüm bu imkansızlık ve olumsuzlukların içine bir de Muazzez adında bir bebek eklenir aileye. İrfan bir kez daha abi olur. Ancak şartlar o kadar acımasızca ilerler ki aile her geçen gün yara almaya devam eder. Bu süreçte hastalıklar da ailenin peşini bırakmaz. Demem o ki savaşın o acımasız ve soğuk yüzünü iliklerine kadar hissediyorsunuz bu kitapta.

Kitabın sonunda yer alan sonsöz, İrfan Orga'nın oğlu Ateş Orga'ya ait. Bu nedenle kitapta eksik kalan, acaba dedirten noktaların bir kısmına da birinci ağızdan cevap bulunabiliyor. En etkileyici kısım ise albüm kısmıydı. Okuduğunuz olayları yaşayan o kişileri fotoğraflarda görmek bambaşka bir duyguydu. Herhalde İrfan Orga'nın ve Şevkiye hanımın bu dünyadan ayrılmalarını da hiç unutmayacağım... Bir nebze olsun hikayeleri güzelleşsin çok isterdim... Her neyse, fanı gönülden tavsiye ederim arkadaşlar, mutlaka okuyun🤍

Bilinmeyen Numara: Zorbalığın Görünmeyen Yüzü

Son zamanlarda tavsiye üzerine belgesel izlemeye başladım ve sanıyorum ikinci belgeselimdeyken söyleyebilirim ki gerçekten iyi yapımlara denk geliyorum. Bir tanesi Oscar adayı (belgesel yazıma buradan ulaşabilirsiniz), bir diğeri ise gerçekten akıl sınırlarını zorlayan bir yapım. Belgesel gerçek kişilerle yapılmış röportajlarla birleştirilmiş ve oldukça başarılı bir iş ortaya çıktığını söyleyebilirim. Ancak izlemesi ve hazmetmesi için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Öyle ki lisede okuyan genç bir kız, bir anda bilinmeyen bir numaradan tehditkar mesajlar almaya başlıyor. Bu mesajlar zaman geçtikçe hem içerik bakımından çok daha acımasız bir hal alıyor hem de çok sıklaşmaya başlıyor. Özellikle erkek arkadaşı üzerinden çok ciddi müstehcen mesajlara maruz kalan genç kız, aynı zamanda bedeni üzerinden de büyük bir aşağılamaya maruz kalıyor. Hatta öyle ki maalesef bu mesajlar, genç kızın kendini öldürmesine dair getirilen önerilerle devame diyor. Polis ekipleri aileyi, okuldaki öğrencileri ve okul yönetimini sorgulayarak başlıyor işe. Bu süreçleri kendi ağızlarından da belgeselde dinleme fırsatınız oluyor. Genç bir liseli kız söz konusu olunca bu düşmanlığı ona yapabilecek kişiler sosyal hayatından veya okul arkadaşlarından diye düşünüyor herkes ve araştırmalar burada yoğunlaşıyor. Ancak arka planda polis ekiplerinin yapmış olduğu detaylı incelemeler çok daha farklı bir noktaya işaret ediyordu... Evet. Elbette kim olduğunu buradan belirtmek istemiyorum ancak gerçekten uzun çaplı bir akıl tutulması yarattığını söyleyebilirim.

Daha da ilginç olan durum ise şu; kendisine bu mesajları atan kişinin kimliğini öğrenen genç kız, bu duruma akıl almaz derecede tepkisiz kalıyor. Hala o kişiyi çok sevmeye, o kişinin hayatında kalmasını istemeye devam ediyor. Böyle söyleyince erkek arkadaşı gibi düşündürüyor ancak ne yazık ki değil. Ne yazık ki diyorum çünkü bence en olmaması gereken kişi çıktı ne yazık ki mesajların sahibi. Bu mesajları attığı için bir süre ceza alan ve birtakım yaptırımlara maruz kalan şahıs, bu süreç içerisinde kendi hür iradesiyle genç kızla görüşmeye devam ediyor. Öyle ki belgeselin sonunda kız o kişiye kavuşmak istediğinden, bu anı iple çektiğinden bahsediyor. Bu bir tür zihin yıkama, baskılama ya da başka bir şey mi bilmiyorum ancak gerçekten izlerken ''bu gerçek olamaz!'' diyor ve kurgu olmasını umuyorsunuz ancak değil. Fazlasıyla gerçek... Bence alışılmışın kesinlikle dışında bir belgeseldi. Eğer farklı ve hiç beklenmedik bir sona sahip bir suç belgeseli izlemek isterseniz, Bilinmeyen Numara kesinlikle seçenekler arasında yer almalı!


 Kaynak 

Görsel-1 link: https://www.justwatch.com/tr/film/unknown-number-the-high-school-catfish

Komşuluk Algısını Değiştiren O Belgesel!: Mükemmel Komşu

Tavsiye üzerine bu ara Netflix'te yayımlanan belgeselleri izlemeye başladım. Polislerin göğüs kameralarının ve sorgu odası görüntülerinin birleştirilerek hazırlandığı belgesellerden biri de Mükemmel Komşu, özellikle Oscar adayı oluşuyla da son derece dikkat çekiyor. 

Son derece takıntılı, çocuklara tahammül edemeyen ve garip davranışlar sergilemesiyle öne çıkan bir komşunun sürekli olarak polisi çağırarak şikayetçi olması üzerine başlıyor tüm olay. Klasik bir mahalle anlaşmazlığı olarak görülen bu olay, bu bakış açısı dolayısıyla çok acı bir sonla sonuçlanıyor ne yazık ki. Belgeselin ilerleyen zamanlarında ruhsatlı olup olmadığı bilinmemesine rağmen mahalle sakinleri kadının silahı olduğunu ve bunu çocuklara gösterdiğini belirtiyor. Ancak bu görüşme de aynı şekilde iki tarafın uyarılarak son bulduğu bir şikayetten öteye gitmiyor. Ancak gelen son çağrı, gerçekten son çağrı oluyor çünkü artık bu atışma çok acı, cani ve ırkçı bir şekilde son buluyor. Çocuğunun tabletini alması üzerine kadının kapısına giden Ajike Owens, gittiği o kapının ardından ateşlenen bir silahla göğsünden vurularak hayatını kaybediyor. Çocuklarının gözü önünde vurulan Ajike'nin ardından polis departmanına yapılan çağrıların ardından olay yerine intikal eden ekipler, sürecin takipçisi olmaya başlıyor. Ne kadar da hızlı bir hamle, değil mi? :) 

Zanlının Ajike'nin kapıyı yumruklaması ve kendisini öldürmekle tehdit etmesi sebebiyle korktuğunu, ardından ekipleri aradığını ve bu duruma daha fazla dayanamadığı için de kapının ardından silahı ateşlediğine dair verdiği ifade ise kan dondurucu. Yapılan araştırmalar sonucunda komşunun polisi kadını vurduktan sonra aradığı ortaya çıkıyor. Daha acısı ise son derece soğuk kanlı olan komşu, bu süreci zamanında tacize uğraması gibi gerekçelere bağlayarak durumu korkuya bağlamaya çalışıyor. Bu noktada üzülüp, bir hiç uğruna hayatını kaybeden bir kadına üzülürken ardından kadının internetten nefsi müdafaa araştırmaları yaptığı ortaya çıkıyor. Bu durum ise son yıllarda siyahi vatandaşların ırkçılık sebebiyle öldürülmesinin ardından artış gösteren nefsi müdafaa savunmasına dikkat çekiyor. Bu konuda oldukça endişelendim çünkü Amerika bu konuda gerçekten insanlık açısından sınıfta kalan ülkelerin başında geliyor ne yazık ki. Ten renginin böylesine belirleyici ve ayrıştırıcı rol oynuyor olması gerçekten akıl tutulması! Ancak ne yazık ki doğru... 

Davanın sonucuna gelecek olursak...
Komşu önce ifadesi alınarak serbest bırakılıyor. Bu duruma karşı tepki gösteren aile ve mahalleli, durumun sıkı takipçisi olacağını bildiriyor. Burada yürekleri dağlayan iki nokta vardı, birincisi AJ'in annesinin kızı için verdiği o yürek burkan adalet arayışı... Diğeri de küçük çocukların annelerinin ölümüne karşı kendilerini suçlamaları... Oysa ruhsal açıdan son derece hastalıklı olan bir kadının uzun bir süreye yayılan takıntılı agresifliğinin kontrolden çıkmasından başka bir şey değil olay. Ne acıdır ki bir yıldan uzun süren bu durumda bir yıl önlem alınması için oldukça makul bir süre. Ancak ne yazık ki bu durum, ekiplerin iki tarafı kendilerince sakinleştirerek olay yerinden ayrılmasından öteye gidemiyor. Ancak yüreklerdeki bu acıyı kısmen yatıştıracak haber şu ki, herhangi bir indirim olmaksızın 25 yıl hapis cezası alıyor komşu. Bu konuda basında birçok bilgi mevcut, ailenin bu acının içerisinde verdikleri adalet mücadelesi gerçekten 2026 yılında hala yaşanıyor olması inanılır gibi değil. Mahkeme salonunda kararı bekleyen ailenin aklındaki soru; AJ'in haklı olduğuna inanılacak mı? olması gerekirken, ''ten rengimiz, adaleti bulmamıza engel olacak mı?'' idi. Bu utanç, tüm dünyaya yeter diye düşünüyorum. Şahsen kesinlikle tavsiye edeceğim, çok önemli bir belgesel olduğunu söyleyebilirim, dilerim böylesine acımasız ve canice bir olayın yapımı Oscar alarak Ajike'nin ismini ölümsüzleştirebilir... 

Kaynak

Görsel-1 link: https://www.beyazperde.com/filmler/film-1000017068/fotolar/detay/?cmediafile=9001936132

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

copyright © liskablog.