Yazacak ve anlatacak ne çok şey var oysa, eline kalemi alıp bunları kelimelere dökmek ise ne kadar zor değil mi? Üç beş kelimeyi bir araya getirerek birkaç cümle kurmak, hislerimi soyut hallerinden sıyırarak daha somut bir noktaya taşımak, yer yer kendinle yüzleşmek nasıl da kelimeleri sessizleştiriyor, değil mi? Oysa yazabileceğim, ruhumun derinliklerinde gizlenen tüm duyguları bütün çıplaklığı ile kelimelere dökebileceğim o ortamın tam içerisindeyim şuan... Ama bazen... Bazen oluyor işte böyle. Önceleri ''belki de bunları anlatmak istemiyorumdur'' dediğim şeylerin aslında ''yaşadıklarımı söz uçar yazı kalır gerçeğinde görmekten korkuyorum'' olduğunu da zamanla anladım elbette. Çünkü ben beni anlatırken kalacak yazıların değil, bu yazıları yazmama sebep olan şartların yaralısıyım. Ve tüm bunlardan var gücümle, kendimle savaşarak sağ çıkabilmiş biriyim, kendimce... İşte bu nedenle, tam bu noktada beni daha fazla ne korkutabilir?
Hiç...
O yüzden bu yazı ile birlikte blog'da bir seri haline getirmeyi yaklaşık 1 yıldır planladığım Hisli Sohbetler serisinin ilk yazısı olacak bu yazı.
O zaman şimdi yazacaklarıma, bu kelimelerin sahibi olan bana koskoca bir;
''Şimdi güldüğüme bakmayın, yaşarken hiç de komik değildi. Ve hiç güldürmedi, mimik dahi oynatmadı.''
Tam olarak böyle hissettiğim bir sürecin içerisinden çıkardım kendimi. Ne kadar sürdü sahi, 3 ay mı? 4? 5? Hala devam ediyor mu tüm bu karmaşa? Düştüğüm, dizlerimi kanattığım o günün üzerinden yaklaşık 4 ay geçti. Kapının ardındaki sesleri hala duyuyorum; hala o karanlık suların içerisinden ellerini uzatıp beni içine çekmeye çalışan canavarların hırıltılarını duyuyorum. Fakat bir şekilde kapıyı kapamayı başardım. Kapının arkasına yaslanarak kendimi kadere emanet etmedim. Yürümeye devam ettim. Bazen usul usul, bazen kalbim ağzımda atarcasına koşarak. Ve selam; hala ayaktayım!
Geçen günlerde sosyal medyada Şükran Ovalı'nın katıldığı bir programda yaptığı konuşmadan bir kesiti izledim ve tek kelimeyle hayran kaldım. Toksik pozitiflikten hoşlanmadığını belirtiyordu videoda. O kadar doğru ki, özellikle sosyal medya kullanımlarının arttığı şu son yıllarda herkes alim, herkes psikolog, herkes yaşam koçu. Ve çok güzel bir noktaya parmak basıyordu; ''acımızı yaşamayalım mı, üzülmeyelim mi yani?'' diye. Sağlıklı bir ruh; süreci sıkıştırılmış, kombo paket gibi bir duyguyu taşıyamaz. Ve yine sağlıklı düşüncelere sahip insanlara dikkat edin; ''iyiyim'', ''üretkenim'', ''güçlüyüm'' mesajı vermenin derdine düşmez. Çünkü bunu zaten yaşam tarzına o kadar yansıtmıştır ki, doğrudan görürsünüz. O yüzden şimdi bu yazının içerisinde ''ayyy olanlar oldu, ben de döndüm arkamı yürüdüm, hiç duymadım, mis gibiyim, fındık fıstık gibi hissediyorum'' yersiz pozitifliklere girmeyeceğim. Ben her zaman her duyguyu gerektiği zamanda ve gerektiği dozda yaşayarak yola devam eden insanlara hayranlık duymuşumdur ve kendime de her zaman söylerim; üzülmem gereken yerde üzülür, ağlamam gereken noktada ağlarım. Ve yoluma tüm bu duyguları, olayları sindirdikten sonra devam ederim. Üzülmek ve ağlamak güçsüzlüğün değil, doğru duygu yönetiminin bir sonucu aslında...
Hiçbirimiz hatasız değiliz. İnsan fıtratı günahsız ve hatasız bir yaradılıştan uzak zaten. Ancak iyi insan olmak, iyi insan olmak için mücadele etmek ve bu dünyadaki yolculuğu bu mücadele içerisinde tamamlamaya gayret göstermek diye bir gerçek var. Ben bunu yanlış anladım; iyi bir insan olmayı, insanlara istediklerini vermek zannettim. İyi bir insan olmayı onlar düşmeden arkalarında onları tutmaya hazır olmak zannettim. Yani evet, iyi bir insan olmayı
biraz yanlış anladım. Bazen yaktım, bazen yıktım, bazen yanlış kararlar alıp keşke dedim ama birçok kez de doğru kararlar alıp
''aferin kız sana'' dedim kendime. Hayat da zaten böyle bir şey. Hayatımı böylesine tarttığım ve sessizce köşeme çekilip, dışarıda olanları köşedeki pencereden izlediğim şu zamanlarda doğum günüm için harika bir kitap hediyesi aldım. Bakış açısına, gücüne, hayata olan yaklaşımına kelimenin tam anlamıyla hayranlık duyduğum arkadaşımın özetle bana rehber olabileceğini inandığı kitapta şöyle bir cümle geçiyordu:
Ne kadar doğru, değil mi? Bazen hepimiz böyle beklentinin içinde debelenmiyor muyuz? İyiliğin bize hissettirildiğini görmek istiyoruz. İnsanların bize karşı tutumlarıyla hayatlarımızı şekillendiriyor, iyiliğin ölçütünü bu tutumlar üzerinden tartıyoruz. Oysa çok klişe olacak ama; ''sen kendini sev ki, insanlar seni sevsin'' öğütleriyle büyütülen o çocuklar değil miydik biz? İyi olamadığın, iyi olmak için emek vermediğin bir dünyada iyilik beklemenin tutarsızlığında debelendik çoğu zaman. Halbuki iyiliği başka insanların merhametlerine emanet etmemeliydik, iyiliği önce kendimize sunacaktık. Buna biraz daha bilimsel bakarsak, öz şefkat de diyebiliriz. Yolumuz iyi insanlarla kesişir, güzellikleriyle hayatımızda çiçek açarlarsa ne ala... Ancak bu dünya o çiçekleri koparmaya hazır insanlara da oksijen veriyor... Ve bu insanların bu dünyada olan varlıkları, bizim iyiliği hak etmediğimiz anlamına mı geliyor? Haşa... İnsan en güzel, en saf iyiliği kendine sunmalı. Bu iyiliği renklendiren ve anlamlandıran insanlar hayat yolculuğunun yol arkadaşlarıdır zaten. Tek kişilik bir biletle yapılan yolculuklar, yolcunun iki, üç, beş kişilik yolculukları hak etmediğini göstermez bize. Bazen sadece denk gelmez. İyi insanlar, güzel şeyler ve değerli anlar... Ama sadece bazen... Tam bu düşüncelerin içerisinde dolaşırken birkaç sayfa sonra şöyle bir bölüme denk geldim:
İşte aslında tüm mesele bu.
Kendi değerini bir başkasının vicdanına emanet etmemek... Birileri sizi çok sevecek, başka birileri o sevgisini içinde nefrete dönüştürecek, arta kalan diğerleri sevgisini hırslarına ve kendini kanıtlama çabalarına kurban edecek, birileri sevgisiyle sarılacak size; ve o sevgisiyle yüceltip o yolu sizinle yürüyecek uzun uzun... Ancak bu koşulların hiç biri, insanın kendi değerini biçmeye yetmeyecek. İnsanın değeri; hayata baktığı penceredir, olaylara karşı duruşudur, aynaya baktığında gördüğü, dünyaya bakışıdır. Ben bunu çok zor özümsedim. Yanlış anlaşılmaları açıklamak için çırpındım, kurbanı ve ana kahramanı haline geldiğim olayların yanlış bilinen doğrularını haykırmak istedim hep. Bu çok yorucu, çok yıpratıcı ama. Bir süre sonra ''dur'' dedim kendime. Nereye kadar devam edecek bu böyle? Nereye kadar başkalarının ne düşündüğünü bu kadar önemsemeye ve önceliklendirmeye devam edeceğim? Nereye kadar bana gelip ''bu olayın aslı nedir?'' demeyen, onun yerine karanlıkta elinde bıçakla sırtımdan bıçaklamayı bekleyen insanlara gidip hep bir şeyleri izah etmenin peşine düşeceğim? Bazen gücüne yeniliyor insan, bazen hırslarına, bazen de insan oluşuna... Bunu fark ettiğimde olduğum yeri, o insanların kalplerini terk ettim. Kendimi kimsenin kalbindeki adalet mahkemesinde yargılayacak değilim... Öyle de yaptım, yoluma baktım. Sonrasında cümlelere ''zamanında'', ''bir dönem'' gibi zaman zarflarıyla başladım, bu beni biraz incitti. Zamanla zaman eğrisinin geçmiş zaman aralığında kalan insanların orada kalmış olmasının aslında kendi tercihleri olduğunu idrak ettim. Sonuçta bazen eksileceğiz, daha çok artmak için değil mi? Bazen bazı insanları uğurlayacağız, daha güzel insanları ağırlamak için...
Hislerime daha çok güveniyorum artık. Önceleri hisleri yanıltıcı görüyordum ancak bugün hislerimin bana hep doğru mesajları verdiğini gördüm. Bir insan bir durum karşısında bir şeyler hissediyorsa, o doğrudur. Bilimsellikten uzak ancak son derece doğru. Ne yazık ki... Birileri benimle konuşmak istemiyor gibi hissediyorsam, zorlamamam gerektiğini öğrendim. Birileri beni hayatına dahil etmekten geri mi duruyor? Çekilmem gerektiğini biliyorum artık. Çevresindeki diğer tüm insanlarla, hatta hayatında hiçbir anlamı olmayan insanlarla bile konuşarak uzlaşmayı tercih eden insanlar bana karşı sessizleşmeyi tercih ediyorsa, susmayı tercih ediyorum. Sosyal ilişkilerindeki başarısızlıkları sürekli travmalarına bağlayarak süreci dramatize ediyorsa, işin özünün benimle sağlıklı bir iletişim ağı kurma kaygısının olmaması ve travmaların yalnız kendisine ait olduğuna inanmasıdır.
Artık sakinim.
Son derece sakin, sessiz ve çok daha gerçekçi.
Böyle bir yol arkadaşım olduğu için, tüm bu karmaşanın içerisinde başımı omzuna yaslayabildiğim için şükrediyorum eşimin varlığına. Aynı zamanda muazzam bir dostsun!
Doğum günümde, özel günlerde veya sıradan bir günde dahi beni hatırlayıp yüzümü gülümseten, uzaklardayken yanımdaymış hissine kapılmama yardımcı olan insanlarla yolumun kesişmesine de şükrediyorum elbette...
Ve en çok içimdeki o kız çocuğu neşesini hiç yitirmediğim için.
Hikayenin ana kahramanı o çünkü.
Her neyse, bu kitap son birkaç ayımı böyle sorgulattı işte bana. Baş ucu kitabı kavramını insanlar gerçekten komodinde tuttukları kitaplar için mi kullanıyorlar hiç bilmiyorum. Fakat ben bu kavramı tam olarak bu anlamda kullanıyorum şuan. Evet... Bu kitap tam olarak orada duracak. Sabah uyandığımda gözüme ilişecek ilk şey olacak. Ve o güne çok şey katacak varlığıyla. Ve en son onu görerek uyuyacağım... Bazen rast gele bir sayfasını açacağım, yazarın da belirttiği gibi buna çok müsait bir eser, ve okuyacağım. Bazen ise sadece çizimlere bakacak, zihnimde onları canlandıracağım. Bazen kitaptaki tilki gibi güvensiz ve sessiz kalacağım. Bazen küçük olmasına rağmen onu eşsiz kılan bu özelliği ile pasta seven bir köstebek, bazen de göklerde uçan ve insanların garip karşılamasına umursamadan uçmaya devam eden o at olacağım. Ve bazen de hayatı anlamaya ve zihninde şekillendirmeye çalışan, sürekli soran ve merak eden küçük çocuk. Ama asla gerçeği, güzeli ve doğruyu aramaktan vazgeçmeyeceğim.
Her şeye ve herkese rağmen...
Son olarak; yazıyı okuyan tüm okurlara aynı kitaptan çok güzel bir son söz olsun:
Çizimler hoşuma gitti.
YanıtlaSilteşekkür ederim☺️
SilÇok güzel bir seri fikri. İnsan bazen aslında yazamıyor değil de, hangi noktadan yazmaya başlayacağını bilemiyor. Bu nedenle bekliyor, erteliyor, bocalıyor, kararsız kalıyor ve belki kabul edemiyor bir şeyleri. Konu sadece yazmak değil tabii, bu, yazında da bahsettiğin diğer konularla da ilgili. İnsan bence hislerine güvenmeli. Oysa yaygın kanı tam tersini söyler. Bizi yanıltan aşırı düşünmektir. Bir yerden sonra o düşüncelerimizi kendi hislerimiz belleriz. Oysa his dediğimiz şey içten dışa, yani bizden dünyaya akar. Tabi hangisi his, hangisi düşünce temelli... hangisi bizden, hangisi öğrenilmiş... bilmek lazım. Öğrenilmiş düşünce ve hislerin de hepsi kötü değil tabi. Ama içlerinden kendi parçalarımızı bulmalı ve kendimize uyarlamalıyız. Yoksa başkalarının izinde fark etmeden yürürüz. Daha iyi görünmek için çabalayarak, daha iyi olmak için çabalayarak... iyiliği ve değeri ve hatta sevgiyi alabilmek için, alamayacak konumda olsak bile, kendimize yüklenerek... kaybolduğumuzu hissederiz. Bence insan merkezinden kopmamalı. Keşfetmeye açık olmalı ama merkez kendinde kalmalı. Yazında bahsettiğin kitabı çok merak ediyorum. Baş ucu kitabı, başımızın ucunda, en yakınımızda tuttuğumuz kitap demek bence. Bize bazen yol gösteren, bazen kucak açan kitap. Son olarak, insan yazmaya başlayınca devamı kendiliğinden geliyor. Aynı şey, diğer her şey için de geçerli. :)
YanıtlaSilMerhaba İlkay, öncelikle yorumun için teşekkür ederim.☺️
SilYorumuna katılıyorum. Herkesin hayat işleyişi aynı ilerlemiyor, bu nedenle herkesin farkındalık ve yaşanmışlıkları tecrübeye dönüştürme süreci aynı zamanda olmuyor. Üstelik bazı şeyler gerçekten tecrübe etmeden öğrenilmiyor. Pratikte bilmek ile yaşamak çok farklılık gösteriyor, ben hayatımda bunu tecrübe ettim hep... Bu nedenle hayatın hep bir arayış, hep bir öğrenme yolculuğu olduğuna inanıyorum. Öylesine yaşamıyoruz bu dünyada, bir yerlerde bir şekilde bir amacımız var diye düşünüyorum. Bu nedenle o amacı bulmak, o amacın içinde kendi doğrumuzu keşfederek yaşamanın önemli olduğuna çok inanıyorum. Yoksa kimsenin taahhüd imzaladığını düşünmüyorum 'muhteşem büyülü o dünyada' yaşayacağına dair... Hepimize bu yolda başarılar☺️
"Kendi değerini bir başkasının vicdanına emanet etme" ne kadar ağır, dokunaklı ve tam da derler ya 'kitabın ortasından konuşmuş' diye işte tıpkı öyle.. Bana tüm bunları hissettiren bu söz ile kendi benligimi , kendime verdiğim değeri sorgularken buldum . " Hisli sohbetler" adının hakkını veren bir isim olmuş.❤️Devamını merakla bekliyorum .
YanıtlaSil