Kaç söz verdim kendime ömrüm boyunca, kaç barış imzaladım kendimle? Kaç kere tuttum ellerimden, affettim kendimi? Kaç kere vurdum kendi sırtıma, yüreklendirdim kendimi? Hiç başıma gelmez sandığım şeyler başıma geldiğinde kaç kere teselli ettim kendimi, ''geçti geçti...'' diyerek? Sorsanız, her şey nasıl da tecrübeydi bana, inanırsanız...
Sonra bir gün...
Bir gün bir savaşın içerisinde buldum kendimi. Ne tarafıyım bu savaşın, ne de öznesi. Ama tam orta yerinde. Etkisini ise şöyle anlatabilirim sanırım; bu yaşıma dek girdiğim savaşların toplamından daha sarsıcı ve acıtıcı... Gözlerimi hafif hafif açabildiğim, güneşin sıcaklığını tekrardan yeni yeni hissedebildiğim şu günlere kaç ayda gelebildim sahi? 3, 5... Belki 6... 7 bile olabilir, bir yerden sonra bıraktım saymayı. Çevrenizdeki insanlarla paylaştığınız kısmın, bir de hiç kimseye anlatmadığınız kısmı var. Oysa asıl yakan, yıkan kısmı orası. Halbuki haklılıklarımız, yıkılmalarımız, acılarımız, uğradığımız haksızlıklar... Hepsi bu kısımda. Seni ne yıktı bu kadar? sorusunun cevabı aslında içimize gömdüğünüz o gerçekler...
''Şimdi biliyorum, bir daha o eski ben olamam ben artık...''
Peki olmak ister miydim? Hayatı bambaşka bir pencereden gören o ben olarak kalmak ister miydim? Hayatı hep iyi yanından görmeye çalışmanın koskoca bir yanılgı olduğunu henüz tecrübe etmediğim o günlere dönmek ister miydim? Hah, asla. Evet evet, hayatımda muhtemelen bir daha hiç yaşamayacağım gerçeklerin ardından bir daha asla o eski ben olmak istemiyorum. En çok kendime kızıyorum tüm bu duygularım için ve en çok kendime sarılıyorum. Aldığım kararlara yenileri ekleniyor her geçen gün ve eskisi kadar tahammülkâr değilim mesela. Yersiz manipülasyonların içinde tutmuyorum artık kendimi. Bir yerden sonra kimin ne düşündüğü ile de ilgilenmiyor, ''öyle düşünmek istiyorsa düşünebilir, bu onun kararı'' demeye başlıyorum. Uzun uzun kendini açıkladığın durumların yerini sessizliğin almaya başlıyor. Böyle olmayı ben seçmedim oysa ki... Ben böyle insan olmak zorunda bırakıldım. İlmek ilmek, adım adım... Biraz yaşın, biraz da zamanın etkisi sanırım, kendi mahremiyetini örmeye başlıyorsun zaman içerisinde. Yavaş yavaş daha kendi alanını oluşturup, kendi sınırlarını süslüyorsun. Bu öyle bir anda olmuyor, bir sabah kalkıp bir duvar örmüyorsun hayatla kendi arana. Zamanla, ne yaptığını bilerek, dengeye sadık kalarak, inanarak ve kendini güçlendirerek oluyor bu. Ancak bu noktaya gelebilmen için iyileşmen gerekiyor. O derin yaraların da kuruması biraz... ''Bu nasıl benim başıma geldi?'' ile ''Bu bana nasıl yapılabildi?'' sorusu arasında mekik dokurken bu sorular yerini ''burası dünya işte, burada her şey olabiliyor'' demenin rahatlığı geliyor. Şimdi böyle anlatınca, bu dönüşüm kolay gibi duruyor değil mi? Değildi, hiç değildi. Ama kendi yüreğimi ferahlatan en güzel his şuydu, ''ben artık ihanete uğradığım hayatların kapısında durmuyorum...'' Bir arkadaşım bu durumu kendi değerini bilmek üzerinden yorumlamıştı, şimdi fark ediyorum ki o zaman söylemek istediği şeyi hiç anlamamışım, bugün geldiğim noktada iliklerime kadar hissedip, anlamış olsam da. Emekmiş, yıllarmış, sevgiymiş, paylaşımlarmış... İçilen kahveler, edilen sohbetler, yüz kaslarını felç edercesine gülmekmiş... Bunların hiçbiri kendime olan saygımın yok olacağı ortamlarda kalmam için bir bahane değil artık...
...
Bu yazının bir amacı yoktu, haliyle bir varış noktası da yok. Yıkıldım, çok fazla dağıldım, son derece şaşırdım ve uzunca bir dönem, yorganın altına sığınıp hayatımı uzaktan izledim tekrar, tekrar ve tekrar... Kısır bir döngü! Sonra bir gün toplamaya yeltendim kendimi, dağılan parçalarıma gitti ellerim... Bir parça, bin parça olarak daha çok dağıldı. Bir dönem vazgeçmiştim iyi olmaktan, oysa mesele iyi olmak mıydı? Bence iyi olmak ile iyi hissetmek arasında çok ince bir çizgi var, işte o çizginin ortasında kalabilmekti mesele. Sonra bir film sahnesi gibi bir sahne yaşadım. Sabah tek başıma kahvaltı yapıyordum ve bir anda ağzımdaki o lokmayı çiğnemeyi bıraktım, boşluğa belki 2 dakika kadar bomboş baktım. Lokmamı yutmaya çalıştım, yutamadım. 3 damla gözyaşı süzüldü yanaklarımdan, evet sayısıyla 3 damla, sonra zar zor yuttum o lokmayı. Ve sonra 5, 6 damla derken kana kana ağladım. Sonra kalkıp elimi yüzümü yıkadım, soğuk havada havadan daha da soğuk bir suyla yüzümü dakikalarca yıkadım. İşte o an var ya... O andan sonra bir daha hiçbir şey aynı olmadı. Mutsuz olduğum o hayatlardan ayrıldım, iyi hissetmediğim masalardan kalktım, inanmadığım gerçeklerin sohbetlerini sessizliğe bıraktım. Ve sonra bir baktım, ayaklanmışım... İnsan hayatında bir kez öğrenmiyormuş yürümeyi... Çünkü bazen nefes almayı bile unutturan duygular yaşatılabiliyormuş insana ve sıfırdan başlamak gerekiyormuş. Daha edebi, daha süslü bir betimleme arıyorsanız, Anka kuşu misali diyebilirsiniz. Ama ben daha düzüm, daha net, daha betimleme kullanmadan anlatmak istedim hislerimi. Zaman bazen çok uzun bir yol ve yaralara tesiri çok uzun sürebiliyor ancak gerçekten bir gün güneşi pencerenizin önünden doğurabiliyor... Bunu nereden mi biliyorum? Yeniden ayağa kalkmanın sevincini anlatırken şimdilerde koşabiliyor olmamdan biliyorum...
Bir daha aslı aynı kişi olmak mümkün olmuyor...
Ancak; yürüyor, koşuyor ve hatta vakti geldiğinde uçabiliyorsunuz.
Durum tamamen bilinçaltınıza bağlı...😊
kendime kucak dolusu sarılmalar ve sevgiler,
başardın güzel kızım, geçti hepsi...
ve teşekkür ederim yol arkadaşım; eşim.
teşekkür ederim dostlarım.
ve herkes...

Hiç yorum yok